Beğen 0

Nilay Özer Babam İçin Bir Sonsuz şiiri

Babam İçin Bir Sonsuz

daha çok sever miydim uçmasını bilseydin
babamsın ah keklik burcu bir talan!
ekinler sararırken doğdun mühim bilgidir
on kardeşin küçüğü ölüleri saymazsam

yıkandın tuzlandın kundaklandın sıkıca
orak sıcaklarında bir pembe oğlan
evlerin önünde küçük bir hayat
kımıl kımıl dipdiri çiltenler karıncalar
ve toprak dediğin cana musallat
yalnızlığın çocuklara kadar indiği
eflatun akşamların uçbeyi babam

faydasız kamışlardan kurduğun ordu
kurtlarla savaşmaya sensin gidecek
sensin gidecek yüz koyunun peşine
vadiler öyle derin ovalar öyle geniş
üstelik Türkçe bilir yankı dağları
bir çağırsan Allah’ı bin kere ses verecek

yatıya kalan yağmurlar yüzünden hep
ıslak döşeğinde revir iniltileri
inanmak nice yanıldıktan sonra kendine
buğdayların birliğine hamur teknelerine
inanmak yedisinde sorusuz
onunda beter mahmuzları kuşanıp
şahlanan bir yanıtla on beşinde
inanmak sonsuz’un hiç’e erdiği değil
bulutlar hamamda kadınlar gibi oynak

sarı tüyler pazenler insan kamaşabilir
kitapların zifiri ferahlığı yok henüz
henüz dünya harflerden yaratılmış da değil
kara lastik pilli fener pazar ekmeği
sevinç bir taşa beş erik atan ağaçtır
ve bayramlar ağız tadıdır ama
mezar üstlerinden toplanan şekerlerin

azabı uzun sürer duası yapılmazsa
bir kere bisiklete binmiştin babam
yukarıdan görmüştün köyün bulutlarını
ama nasıl üzer bu hafiflik uyanınca
darası alınmış yaşamlardır rüyalar
rüyalar defter kalem
gerçekler kum masası
parmağınla yaz öğren önce yoksul olduğunu
sonra insan olduğunu bütün acılarla akran
tohum serp su taşı dağarındaki çöle

emek israf değildir harcan da harcan
insan olmak yetmiyor insanı anlamaya
sızmak gerek o çürük hartamalardan
götürdüğün tavuklarla birlikte
soluk benzin öğretmene armağan
ey sesleri semirmiş yağız alfabe!
babam yeniden büyür mü oralarda

buralarda şehirli kızlar gibi bunalsam
biliyorum tilkiler pusar geceye
ıtır ve çığlık olur evlerin dili
cinai bir hevesle yarına aşılanan
gün gibi biliyorum bende devam ettiğini
fiğleri ellerimle derer ellerin
ey gelincik kurumlu tepelerin çakırı!
ayaklar altından sevaba kaldırılmış
ekmekleri öptüğün dudaklarınla söyle
servetimiz yokluksa onu öveyim
davran özrüm kalmasın
soysuz kuşku güveyim

başaklar arasında kanlı bir hasat vakti
saçların şeytanın tırpanıyla kesilmiş
ne kadar sakınsan kirleniyorsun babam
sen esmer undan yapılmış değilsin ki
çağrılsan üç beş keder bildik cin isimleri
döl ve ışkın sureleri tertemiz ezberinde
her akla kısmet midir uyanıp da ölümden
birden bire anlamak zerrecikleri

caydığın güller vardı o zaman
kargaların çalıp çalıp karnına gizlediği
yeşil taşlar mavi boncuklar vardı
sürgün içini boşaltmamıştı toydun
kendini gizlemedin kem gülüşlerden
ısırganlar kaynadı dövüldü havanlarda
ve macunlar sürünüp şerbetler içtin
inceysen dal gibiysen bu senin kabahatin
rüzgar söküp götürürken gövdeni
gördün korkuluklar daha direngen
yayık seslerinden umut telvelerinden
yavan bir gayretle topladın da kendini
ganimeti kargalarla paylaşmadın yeniden
büyüdün yüz sürerek kösnül çuhaya

battal yataklarda çalkalanıp duruldun
anların arasından fareler bakar gibi
kırlangıç yumurtası bulmuş gibi tarlada
koştun haber verecek bir aşk aradın
alnının dar çatkısı kuytular ardın sıra
cılız bacakların birbirine dolaşık
herkes kendine sanrı tende ısrarlı herkes
dizlerini kanattı kapaklandığın kadın
henüz fırsat varken masalları kınamak
ve bağırmak istedin yok mu boş bir kerevet
hayret uzlaşıyor kanımla zehrin
sesine karışan efkarın meleziyim

ateş farz kül sünnet uzayacak bu dua
ya ben baba! .. ya ben nasıl aşık olayım

yazımıza benzeyen bir yaz bulamadıkça
elişi bir karyola istiflenmiş şilteler
kav kalaylı kap kacak belki dilsiz bir radyo
vardın çattın çatallanan yollara
şehir okuldu çünkü gitmek gerekti bazen
çünkü kalmak vakıf toprağı gibi
başkasının yığını gibi sonuçsuz
çünkü sussan yazmanlara yorgunluk
konuşsan uğursuz sözün içrek obası
gittin yanan karınlarını soğuk duvarlara sürtüp
rahatladı ergen kızlar

köylü ismin yatılı bir kıyıma kayıtlı
üniforman hep yaş hep telaş
kaldırımlara kafa tutun da ne oldu
yenişmek şöyle dursun yarışmadı sokaklar
kolların dertleştiğin dereleri boğarken
eski harmanları hoyrat gezerken gölgen
yapmacık bir merakla sorsaydın üst’lerine

andıkça mı rütbe alır anılar
çarşılar sinemalar ıssız duraklar
alışmak günlere kıymaktır ilkin
sonra sonra uç verir direnmenin sancısı
sonra sonra yoksunduğun bir sicim
hiç arkadaşın olmadı sahi
bir kadın iki çocuk hayata iyi gelir
sineklikli pencere çift kenesetli saka
ara sıra bardaklara boşalan bir sürahi
uzun seferlerden kalma o bahriyeli hüzün

yüzün ince kadehlere hep yenik
değiş ki değişsin evin yazgısı
yeltenmem elbet edepten ileridir
bir kızın babayı yazıklaması
kara sakız yakısı dindirmedi hiç
baharları hazin bir şarkı gibi nükseden
üzen ve üzerken hor gören
bileklerinin zahmetli ağrısını
demek kenetlenmiş kolları yarıp
amansız bir şevkle halaylara eklenen
demek mendil sallayan püskül sürüyen
gençliğin şimdi çaput üstüne çaput

başımızı okşasan hayrattık sana
sakalını öptürsen tövbe ve yatır
oysa şifa dağıtan dallara uzanırdın
ve herkesten gizli severken bizi
ahlatlar gövermiş gibi keyifli
yazıdan eski bir şarkı mırıldanırdın
kimse duymazdı seni duysa da dinlemezdi
göğsünü eşeleyen evcil güvercinleri
kuğuran ve kuğururken hor gören
sadakatini üşütürlerdi
meşin gök yırtıldı eridi krallığın
onların hayli yamalı düzeninde
bir meyveye çekirdek bile olamazdın sen
sen ki hesap hanesinde eksik bir sıfır

hırsın kıt kinin seyrek hala tamamlanmadın
yaşlandıkça kısaldın hürmet dileme
ve yerini kabul et onların sözlüğünde
cüceler insan küsuratıdır
kauçuk tabanlı yas
yüklüklerin sırma boşluklarıyla
kasıklarını nemli tutan elli yaş
bütün kuyular ağzındır bağır
ve tanıklığa çağır
iri bir siğil gibi yakılmış coğrafyayı
soğumuyorsa öfkenin lavları düşün
sepilenmiş bir dilin cümleleri içine
giyindiğin meseller hangi çıplak halkındır
cansız bedenlere sarıldığında
ya da bir bedelle vurulduğunda boynun
tek başlı olmayı azımsayan mazlumlar
neden sırdaş bilirler seni

soluklan da anlat bozkırın sertliğini
düşmanla birleş ölüme karşı
çünkü enikleri gölde boğdular
alageyikleri vurdular bir kuytuda
orman küstü dağ devrildi çağladın
şimdi neden böyle sakinsin babam
sen bu öyküleri at hırsızlarından mı çaldın
keşke hafızama kusur bulsaydım
unutsaydım keşke esaslı bir evlat gibi
ama bu yağ dikeni bu çadır bezi bu küf
senden bana miras bu ince çene
eleğime bıraktığın bir avuç kumdan
arta kalmış taneler yani hepsi bu

salkımsöğütler kadar sendenim işte
öğüdünü tuttum uzattım saçlarımı
ölürsem göğüslerimi örtsünler diye
çeyizimi barbar çalılıklara serdim
çekilecek çileye ikramdır diye
kızınım en zayıf yanınım sandın
sandın ki hep hazırım el olmaya
oysa şakaklarındaki dehşete düşen
yıldırımlara lehimli damarlarım
ışığımız söner camlarımız kurşunlanır
belki yakınlaşırız bir tehlike anında
kıstırılmışken ve sonrası yokken artık
birbirimize bakar bakar susmayız
madem huzuruna çıkılmıyor yordamsız
bir kuşun yarasından ulanırız hayata
ne mantık ne ahlak ne de şekil bilgisi
aşağılayamaz bizi canımıza kıyarken
bir başka aklın aracısıyız
ömrün kiracısıyız gideceğiz nasılsa
silinecek yeryüzünden şarkımız
serin ve yalansız mavilerle bekleyen
her baba gibi evhamla isterdin ya
bağışla oğul doğmadım sana
oğul gibi dik durdukça alkışlanan ben
ne vakit kendimi bir bıçağa önersem
acının harflerine şedde koyan bir din ki
vesvese üfledi kulaklarıma
beni senle var eden rastlantıya ürperdim
kabullendim böylece ensemdeki soluğunu

sirenler kornalar ve ıslıklar dinince
herkes içimden duyacak sur’u
devlet ahrete sahip olmadan
yağmura karışmadan güneşin kanı
aslımıza dönelim bu son alamet
kapat kapıları babam şehir eve girecek…

 

© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.

Nilay Özer

Sitemizde şaire ait toplam 6 eser bulunmaktadır.




Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz